İllüstrasyonlar: Vardal CANİŞ

YAPAY ZEKA DEVRİNDE

PREKARYA:

Güvencesizlikten Gereksizliğe mi?

İllüstrasyonlar: Vardal CANİŞ

Güvencesiz çalışan, kronik geçici işlere mahkum olan ya da bir işe sahip olmakla işsizlik ve işsizlik tehdidi arasındaki müphem alanda bulunan kişilerden oluşan prekarya üyeleri için derinleşen gig ekonomisi; iş güvencesini azaltır ve belirsizliği arttırır. Yapay zeka etkisi, bu durumda daha da sert hissedilebilir, çünkü işleri daha bölünmüş, geçici ve belirsiz hale getirebilir.

Bir kahve zincirinde evden getirdiği monitörü de bağlayıp çift ekran çalışan kişinin sosyal ağlarda hızla yayılan fotoğrafını anımsıyor musunuz? Bu fotoğrafa gelen eleştirilerin çoğu “böyle mekanların adabı” üzerineydi. Bazıları durumla alay ediyor bazıları da neden böyle bir şeye ihtiyaç duyulabileceğini anlamaya çalışıyordu.

Fotoğrafa bakarken, benim gördüğüm, “gülünç durumda bir freelancer” değildi. Gezi Direnişi sonrasında medya sektöründe dalga dalga yayılan işsizliğin oluşturduğu geniş freelance gazeteci cemiyeti üzerine yazdığım doktora tezi döneminde yaptığım röportajlarda anlatılan, hiçbir yere sığmayan ve üstüne beklenmedik yükler binmiş o serbestliğin insanı hangi durumlarda iş yapmaya zorlayabileceğini çok iyi biliyordum. 

Kahve zincirlerinin adabına aykırı bu hareketlerin, her yere gittiğinde ilk işi wifi şifresi sormak olan gazetecilerin rutini hâline gelişini akademik ve sivil toplumdaki pozisyonlarım vesilesiyle neredeyse 8 yıldır tecrübe ediyorum. Dükkanını sırtında taşıyanların bu garip hikâyesini prekarya kavramı ve prekerleşme ile tanımladığımda başta proletarya dışı bir kavram kurduğum için ekşiyen yüzlerine rağmen bu kavram üzerinden anlatmam artık pek de sıradışı değil. Post-pandemik evrende artık “teori okumuş” bireylere prekaryayı ayrıca anlatmaya gerek kalmıyor. Elbette yeni terimlerin ortaya çıkması ve old-school [eski usül] itirazlar eş zamanlı olarak devam ediyor; ama bu çok bilindik güvencesizleşme problemimizin yeni boyutu olan yapay zeka eksenli güvencesizleşmeyi anlatma konusunda güvenimi kıracak kadar mühim bir mesele değil.

Prekarya üyeleri güvencesiz çalıştırılan, kronik geçici işlere mahkum olan ya da bir işe sahip olmak ile işsizlik ve işsizlik tehdidi arasındaki müphem alanda bulunan bu kişilerdir. Standing, 2014

Neydi bu prekarya?

Ne demiştik? Bu güvencesiz çalışma rejimini tanımlama konusunda her geçen gün yeni yaklaşımlar beliriyor. Sağlamcılık yapıp alanda en çok referans verilen çalışmalara döneceğim. Richard Sennett (2003, 2009, 2018), Guy Standing (2011, 2014) gibi çok sayıda düşünür, yeni kapitalist düzen içerisinde işçilerin durumlarını ve pozisyonlarını tanımlamak için çaba gösteriyorlar ve gösterdiler. Peki, büyük itirazlar yükselmesine neden olan bu yeni tanımlamaya neden ihtiyaç duyuldu? Aslında proletarya ve burjuvazi gibi literatürde çokça kullanılan sınıf tanımlamaları hâlâ geçerliliklerini bir ölçüde koruyor. Bu kavramlar hem politik argümanlar oluştururken hem de toplumu analiz ederken hâlâ kullanılıyor. 

Sennett’in deyimiyle yeni kapitalist kültür, çalışanları girişimci olmaya zorlarken, işçiler arasındaki rekabeti arttırıyor ve XIX. ve XX. yüzyılda güvence olarak kazanılan birçok hakkı eritiyor. Dahası, yeni kavramları kullanmak ve tartışmak, yeni ekonomi üzerine konuşmayı kolaylaştırıyor ve bizim bir paradigma içinde sıkışıp kalmamızı engelliyor. 

Prekarya “oluşum sürecinde olan sınıf” olmakla birlikte “işçi sınıfı ya da proletarya” da değildir. Prekarya üyeleri güvencesiz çalıştırılan, kronik geçici işlere mahkum olan ya da bir işe sahip olmak ile işsizlik ve işsizlik tehdidi arasındaki müphem alanda bulunan bu kişilerdir (Standing, 2014). Prekaryaya dahil olanlar bir çalışma hayatına ve sürekli bir işe bağlı olarak edinilen sosyal haklara sahip olamayan, kendilerini sabit bir işyerine ve orada kurulan ilişkilere bağlı hissetmeyen insanlardır (Buğra, 2013, 62). 

İster doğrudan istihdam edilmiş olsunlar ister bir acente aracılığıyla işe alınmış olsunlar, çeşitli süreli geçici sözleşmelerle çalışanlar kısa vadede bir işten yararlanabilirler, ancak sözleşmelerinin uzatılıp uzatılmayacağı konusunda belirsizlik yaşarlar. Geçici sözleşmeler genellikle daha düşük bir ücret sağlar ve genellikle zamanla tahakkuk eden ve doğrudan istihdam ilişkisinin uzunluğu ve durumu ile bağlantılı olan aynı faydaları sağlamaz. Sonuç, çalışan insanların geleceklerini planlayamadığı ve belirli sosyal koruma biçimlerinin güvencesinden yoksun olduğu bir durumdur. 

Bu bağlamda prekaryadan bahsederken mevsimlik tarım işçilerinden, merdiven altı atölyelerde çalışan tarım işçilerinden, AVM’lerde, üniversitelerde ve benzeri büyük kurumlarda taşeron olarak çalışan temizlik işçilerinden (Sardar, 2019), ev işçilerinden (Güler, 2021), yüzlerce kilometre uzaktaki iş arkadaşlarının yüzünü yalnızca Zoom gibi uygulamalarda gören ve çalıştığı iş yerini hiç görmeyen yazılımcılardan da bahsediyoruz.

Güvencesiz ve belirsiz çalışma koşulları, sosyal koruma ve planlı bir geleceğin olmamasıyla birleşince prekarya ekonomik faaliyetin önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Türkiye’de prekarya:

Tahmin edilenden çok daha büyük

Türkiye’de tahmini olarak 9 milyon kişinin kayıtdışı çalıştığı, 1 milyon kişinin geçici koruma altında çalıştığı ve 5.5 milyon işsiz genç ile legal durumu belli olmayan insanların bulunduğu ekonomik bir gerçeklik olarak sıklıkla dile getiriliyor. Tabii bunlar resmi istatistiklerle kimi kurumların tahmin ve araştırmalarına göre alınan ortalamalar. Bir Zafer Partisi seçmeni size daha “çarpıcı” istatistikler sunabilir ve işin kötüsü o “çarpıcı” istatistiklerin gerçekliğine dair şüpheleri hızla azaltan, güvencesizliği ve kayıtsızlığı adeta kutsayan ilginç bir ekonomik modelin ortasındayız. Tanıl Bora’nın kullandığı “artık nüfus” kavramı da dahil olmak üzere birçok kavram üzerinden tartışabileceğimiz yeni gerçekliğimiz prekaryayı entelektüel masalarında hararetle tartışılan bir kavram olmanın ötesine taşıyor. Zira güvencesiz ve belirsiz çalışma koşulları, sosyal koruma ve planlı bir geleceğin olmamasıyla birleşince prekarya ekonomik faaliyetin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Prekaryasız bir Türkiye düşünmek iş insanlarına, esnafa muhtemelen şu anki ücret rejimiyle ziyadesiyle zor geliyor.

İNGEV için kaleme aldığım “Prekarya”: Tehlikenin Farkında Mıyız? raporunda ele almış, kendimce ve uzman görüşmelerine dayanarak çözüm olabilecek politikalar da önermiştim.

Prekaryanın yüzleri

Prekarya kavramını anlamak için dikkate alınması gereken boyutlar esneklik, güvencesizlik, ucuzluk ve örgütsüzlük şeklinde sıralanabilir. 

Esneklik, işverenin iş tanımını, işçiden beklentisini ve çalışma rejimini anlık ihtiyaçlara göre değiştirebilme yeteneğini ifade eder. Güvencesizlik, çalışanın tazminat, maaş ve benzeri haklar konusunda belirsizlik yaşaması ve aynı zamanda çalışanın üretim araçlarını da kendisinin tahsis etmesi anlamına gelir. Ucuzluk, işveren açısından işçinin düşük maliyetli olması ve bu sayede tazminat hakkı gibi maliyetleri minimize etmeyi ifade eder. Örgütsüzlük ise, prekarya içinde yer alan işçilerin sendika ve meslek odalarının parçası olamaması, iş yerinde terörize edilmeleri ve hızla işlerini kaybedebilecekleri bir durumu işaret eder.

Bu karakterler üzerinden bakıldığında aşağı yukarı her çalışan, bu karakterlerin içerisinde kendi çalışma hayatından bir şeyler bulabilir. Ama tüm bu karakterlerin bir arada tam manasıyla işlediği durumlar aslında “köle pazarlarından hallice” işleyen mevsimlik işçi, inşaat işçisi gibi grupların çalışma tarzlarını ziyadesiyle yansıtıyor. Ama prekarlık durumu böyle siyah beyaz bir durum değil. Zaten anlık refah ve güvendelik hissi olmasa prekarların isyanla arasındaki duvarın yıkılması işten bile değil.

Peki nedir bir göçmen kadını yeni mezun bir sosyoloji mezunuyla aynı sınıfta tanımlayan gerçeklik? Doğrusunu söylemek gerekirse biz prekarya gerçekliğini “olay Türkiye’de geçtiği için” farklı kültürel kodlar, aile kavramı ve benzeri motivasyonlar nedeniyle daha farklı hissediyoruz. 30’larına kadar ailelerinin evinden çıkmayan ve bundan rahatsız olmayan/olunmayan kuşakların genç iş gücünün önemli bir kısmını oluşturuyor olması o kişilerin sosyal ve bireysel yaşamlarındaki özgürlükleri için ziyadesiyle kısıtlayıcı olsa da elbette korunaksız ve barınaksız, düzensiz bir göçmen kadına göre onları daha “kuvvetli” kılıyor.

Bu bağlamda prekaryanın farklı yüzleri var. Bazıları yogasını yapıyor, sporuna gidiyor, kafeden çalışıyor, bazısı kayıtsız çalıştığı restoranda bahşiş bölüşüm kavgasında arkadaşını bıçakladığı için kendini hapiste buluyor, bazıları ise Türkiye’nin karanlık çukurunda illegal endüstrilerin zorla ya da istemeseler de parçası olarak buluyorlar kendilerini. Moda’dan Esenyurt’a farklı kırılımlarını gözlemlediğimiz bu güvencesizlik rejiminin hikâyesini zaten İNGEV için kaleme aldığım “Prekarya”: Tehlikenin Farkında Mıyız? raporunda ele almış, kendimce ve uzman görüşmelerine dayanarak çözüm olabilecek politikalar da önermiştim. 

Fakat raporu yazdığım dönemde özellikle bilişim teknolojileriyle iç içe geçmiş sektörlerdeki güvencesizliğe yapay zekanın yapacağı etkiyi muhtemelen o dönem yapay zeka teknolojileri bu denli erişilebilir olmadığından es geçmiştim. O yüzden bu yazı, “Moda’daki serbest illüstratörün güvencesizliğinden ne olacak ya” diyerek burun kıvıranların o illüstratörün dünyanın bambaşka bir ülkesinde yapılmış basit bir yapay zeka uygulaması nedeniyle işini kaybedip Kırşehir’deki ailesinin yanına dönmesi ihtimalinin gerçekçiliğiyle ilgili.

Derinleşen gig ekonomisi iş güvencesini azaltır ve belirsizliği arttırır. Yapay zekanın etkisi, bu durumu daha da sert hissedilebilir, çünkü işleri daha bölünmüş, geçici ve belirsiz hale getirebilir.

Yapay zeka güvencesizliği tetikler mi?

İddialı ifadelerin insanın üzerinde yaratabileceği farklı etkiler var. Burada geçen zaman ve teknolojik gelişme çok önemli bir faktör. Örneğin ben iki sene önce bir gazeteciye yakın zamanda senin bu yaptığın haberleri basit bir haber botu yapacak ve sana gerek kalmayacak dediğimde yüzündeki “hadi oradan” ifadesini bugün “karanlık bir kaygı” alıyor. 

Benzer bir kaygıyı şablonik tasarımlar yapan web tasarımcılarında, kamuya açık birkaç prompt’la çözülebilecek kodlama işleriyle hayatını yürüten ve kendini geliştirmeye pek gerek duymamış yazılımcılarda da görmek mümkün.

Gerçekten de yapay zeka (AI), yaratıcı endüstrilerde belirsizliği bir dizi farklı şekilde arttırabilir. Bunlardan ilki, yapay zeka teknolojisinin yaratıcı içerik üretme yeteneğinin yaratacağı belirsizlik. Bu yetenek müzik, film, edebiyat ve diğer yaratıcı alanlarda geleneksel olarak ihtiyaç duyulan ve çoğunlukla teknik süreçlerde işlevsel olan insanların rolü olan işleri gerçekleştirebilir. Böyle bir durum, yaratıcı işlerin değerini düşürür ve insanların iş güvencesini tehdit eder. 

Bunun yanı sıra, işyerine entegrasyonu, talep edilen yeteneklerde değişikliklere neden olabilir. İş ilanlarındaki “aranan nitelikler” kısmının yanına tik koyduğunuz özelliklerin bir kısmı artık ihtiyaç duyulmayan özellikler hâline gelebilir. Yani, bazı yeteneklerin talebi azalabilirken, geçmişte o yetenekler varsa pek de önemli görülmeyen diğer bazı yetenekler daha da önem kazanabilir. Bu durum, özellikle belirli yeteneklere sahip olmayan yaratıcı sektör çalışanları için belirsizliği arttırabilir. 

Derinleşen gig ekonomisi de iş güvencesini azaltır ve belirsizliği arttırır. AI’ın etkisi, bu durumu daha da sert hissedilebilir, çünkü işleri daha bölünmüş, geçici ve belirsiz hale getirebilir. Twitter’daki (yeni adıyla X) serilerde şu dijital hizmet pazarında şu kadar para kazandım denerek satılan başarı hikâyelerinin ardındaki yeteneklerin anlamsızlığı “bu yetenek setlerine” güvenip güneye yerleşmiş yurdum yazılımcısını sırtından vurabilir.

Ayrıca, AI araçlarına erişimdeki adaletsizlikler de sektördeki belirsizliği daha da kötüleştirebilir. Tüm yaratıcı profesyonellerin, özellikle de küçük ölçekli veya bağımsız çalışanların, AI araçlarına ve teknolojisine eşit şekilde erişimi olmayabilir. Bu durum, bazıları için daha fazla belirsizlik yaratırken, diğerlerine rekabet avantajı sağlar.

Şu bir gerçek ki bu önerilerin önemli bir kısmı yapay zekanın sınırları öncesinde yapılmış olsa da genel çerçeve için geçerliliklerini koruyor. Birçok yapay zeka hizmetinin şu an önlerindeki en temel engel, ulus ötesi ve uluslararası organizasyonların ortaya koyacakları direniş gibi duruyor.

Yapay zeka kaynaklı güvencesizleşmeye direnilebilir mi?

Yapay zekanın yaratıcı endüstriler üzerindeki belirsizliği arttırıcı etkisinin azaltılması için akademisyenler ve uzmanlar (ironik bir şekilde bu konudan en çok etkilenecek kesimlerden ikisi) bu duruma çeşitli çözüm önerileri sunmuştur. Önce yapay zekânın sınırları üzerine hayal gücümüzün şu anki kadar güncel olmadığı dönemdeki önerilere bakalım.

Öne çıkan önerilerden biri, AI araçlarına eşit erişimin sağlanmasıdır. Arntz, Gregory ve Zierahn (2016), eğitim ve öğrenim fırsatlarının genişletilmesi ile AI ve diğer teknolojilere erişim konusunda varolan uçurumun azaltılabileceğini öne sürer. Onlara göre yaratıcı sektörlerde çalışanların teknolojiye eşit erişimi, rekabeti arttırabilir ve belirsizliği azaltabilir.

Bunun yanı sıra, Chui ve ark. (2016), hükümetlerin ve düzenleyici organların yeni politikalar ve düzenlemeler oluşturarak AI’ın yaratıcı endüstriler üzerindeki potansiyel olumsuz etkilerini hafifletebileceğini savunur. Örneğin, çalışanların haklarını koruyan politikalar ve AI kullanımını düzenleyen kurallar, bu teknolojinin getirdiği belirsizliği azaltabilir.

Brynjolfsson ve McAfee (2014) ve Ford (2015) ise, AI’ın iş güvencesini arttıracak bir şekilde kullanılmasının önemine vurgu yapar. Yani, AI’ın görevleri otomatikleştireceği yerde, insanlara yardımcı olmak için kullanılması, yaratıcı sektörlerdeki belirsizliği azaltabilir. Örneğin, AI, yaratıcı profesyonellere zaman kazandırabilir ve onları daha karmaşık görevlere yönlendirebilir.

Şu bir gerçek ki bu önerilerin önemli bir kısmı yapay zekanın sınırları öncesinde yapılmış olsa da genel çerçeve için geçerliliklerini koruyor. Birçok yapay zeka hizmetinin şu an önlerindeki en temel engel, ulus ötesi ve uluslararası organizasyonların (Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonu, Birleşmiş Milletler’in ilgili komisyonları vs.) ortaya koyacakları direniş gibi duruyor. 

Örneğin 2020 yılında, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, yapay zekanın insan haklarına saygılı bir şekilde geliştirilmesi ve kullanılması için bir karar aldı. Bu kararda, yapay zekanın insan haklarını ihlal etmemesi gerektiği, yapay zekanın geliştirilmesi ve kullanılmasında insan haklarının göz önünde bulundurulması gerektiği ve yapay zekanın insan haklarının korunmasına yardımcı olması gerektiği ifade edildi.

2023 yılının Temmuz ayında ise BM Genel Sekreteri António Guterres, Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, yapay zekanın yanlışlıkla kullanılmasının, siber saldırılar ve dezenformasyon kampanyaları başlatma potansiyeli dahil olmak üzere küresel barış ve güvenlik üzerinde ciddi etkileri olabileceği uyarısında bulundu. Guterres, yapay zekanın yönetimi konusunda evrensel bir yaklaşıma ihtiyaç olduğunu belirtti ve Birleşmiş Milletler’in liderliğindeki çözüm önerilerine işaret etti. Bununla birlikte, Guterres, hükümetlerin ve diğer bürokratik kurumların yapay zekanın kullanımı konusunda büyük bir beceri açığı olduğunu belirtti. Son olarak, Guterres, yeni bir BM kuruluşunun bu alandaki eksikliği gidermeye yardımcı olabileceğini ve AI araçlarının sürdürülebilir kalkınmayı hızlandırmak için kullanılmasını destekleyeceğini belirtti. Genel Sekreter, Güvenlik Konseyi’ni AI konusunda liderlik yapmaya ve potansiyel tedbirler almaya teşvik etti. Her ne kadar “güvencesizlik” meselesi ile “insan hakları” arasındaki bağ entelektüel zihinlerce açık olsa da çoğunlukla barış ve benzeri kavramlara dayandırılan bu tür açıklamalar yeterli olmasa da bir uluslararası dirençlilik ihtiyacının karar vericiler tarafından da kabul edilmiş olması pozitif bir gelişme.

Avrupa Birliği (AB) de, yapay zeka teknolojilerinin gelişmesi ve kullanımı konusunda etik ve yasal standartları korurken teknolojiyi teşvik etme stratejisi geliştirmiş durumda. 2021’de AB, yüksek riskli AI sistemlerini düzenleyen bir yasal çerçeve önermiş. Ayrıca, AB’nin yapay zeka politikalarına dair, halkın temel haklarını, özellikle veri koruma ve gizlilik haklarını koruma taahhüdüne dayandıkları tezi hakim. AB’nin gelecek stratejileri de, yapay zeka teknolojilerini daha fazla araştırmaya ve geliştirmeye odaklanmayı planlamaktadır. Ayrıca, bu sistemlerin “şeffaf, izlenebilir ve güvenilir” olmasını sağlamak için düzenlemeler de geliştirildiği AB temsilcilerince sıklıkla dile getiriliyor. 

Daha 2023’ün Mart ayında, Avrupa Komisyonu yapay zekanın işgücü piyasası üzerindeki etkisine ilişkin bir rapor yayınladı. Rapor, yapay zekanın bazı sektörlerde iş kaybına ve diğerlerinde yeni iş fırsatlarına yol açabilecek önemli bir etkisi olabileceğini söylüyordu. Raporda ayrıca, yapay zekanın, çalışanların AI destekli araçlar ve algoritmalara daha fazla bağımlı hale gelmesiyle ekonomik kırılganlığın artmasına yol açabileceği dile getiriliyordu.

Birleşik Devletler Ekonomik Danışmanlar Konseyi (CEA) tarafından hazırlanan bir başka rapor ise yeni endüstriler ve iş modelleri ortaya çıktıkça yapay zekanın yeni işler yaratabileceğinin, ancak makineler ve algoritmaların şu anda insanlar tarafından yapılan görevleri yerine getirebilecek hâle geldikçe bazı sektörlerde iş kayıplarına da yol açabileceği ve bunun bir risk olduğunun altını çiziyordu. Yapay zekanın bazı gruplar üzerinde aşırı bir etkiye sahip olabileceğine dikkat edilmesi gerektiği söylenen raporda, örneğin düşük vasıflı işlerde çalışanlar veya otomatikleştirilebilen işlerde çalışanlar gibi grupların ilk etkilenenler olacağı belirtiliyor. Yapay zekanın sadece birkaç seçkin kişiye değil, tüm işçilere fayda sağlaması için şimdiden planlamaya başlamanın öneminin altı çiziliyordu.

Görüldüğü gibi “önlemci” bir dil hakim; ama eylem ve yasa bağlamında keskin bir aksiyondan bahsetmek mümkün değil. Fakat, direnişin ilk aşamadaki en büyük aktörünün devletler olması azıcık eser kaldıysa sosyal devlet kavramının gereği olmakla birlikte büyük bir emek piyasaları krizinin de engellenmesi için şart gibi görünüyor.

Özellikle de akademinin evrensel olarak neoliberal bir kuşatma altında olduğu ve Türkiye gibi ülkelerde bunun üstüne bir de ağır bir özsansürün eklendiği düşünüldüğünde, çok sevgili “slayt akademisyenlerinin” zorunlu emekliliğine bir adım daha yaklaşmamız akademik iş gücünün geleceği bağlamında karanlık şeyler söylüyor.

Yapay zeka akademisyenlere karşı: Savaşı kim kazanır?

Peki bir spekülasyon yapmak gerekirse, yapay zekanın sektörlerdeki prekarlaşmaya katkısı nasıl gerçekleşecek. Hakkında sınırlı bilgim olan sektörlerden ziyade akademiyle ilerlemekte fayda görüyorum. Fil dişiliğini çoktan kaybetmiş kulelerimizin “tembel sakinleri” için “karanlık” bir evrenin başladığı ortada. Ne yazık ki meslektaşlarıma da torpil geçmeyeceğim, basit bir Google ve Google Scholar aramasının ya da iyi yazılmış birkaç Chat GPT komutunun, hızlı slayt hazırlayan bir başka yapay zeka uygulamasıyla birleştirilmesiyle o kocaman kürsülerdeki işlevlerini ne denli etkileyeceği malum. 

Özellikle de akademinin evrensel olarak neoliberal bir kuşatma altında olduğu ve Türkiye gibi ülkelerde bunun üstüne bir de ağır bir özsansürün eklendiği düşünüldüğünde, çok sevgili “slayt akademisyenlerinin” zorunlu emekliliğine bir adım daha yaklaşmamız akademik iş gücünün geleceği bağlamında karanlık şeyler söylüyor. Bu yazdıklarımdan “haince bir zevk” aldığımı söyleyemem. Zira, yaratıcı endüstrilerin neredeyse tamamında Taylorist mantıkla otomatikleştirilen ve anlamsızlaştırılan, yaratıcılıktan arındırılan iş süreçlerinin günü geldiğinde yapay zekaya yenilmesi bu büyük dönüşümde kendilerini kapalı bir ofiste unutulmayı ve bir şekilde maaşlarını almaya devam etmeyi beklerken bulmuş akademik personel için hiç de beklenmedik bir durum olmaz. 

Bard ya da Chat GPT4’e, bizzat akademik işlerin yapay zekadan nasıl etkileneceğini sorduğunuzda ve yanıtını Harvard, APA ya da benzeri akademik metinlerde kabul edilen stillerden birinde vermesini istediğinizde, bunu oldukça mahir bir biçimde yapabiliyor. Bu birçok “kolaycı akademisyen” için ilk başta güzel tınlasa da verdiği yanıtın içeriği gereği hem karanlık hem de çalışkanlar için umut vaat eden bir tabloya işaret ediyor. 

Yapay zekanın kendi oluşturduğu yanıta göre gerçekten de yapay zeka, akademik işgücünde önemli bir etkiye sahip olabilir. Yine yapay zeka, araştırma ve öğretimde yeni fırsatlar yaratabilir, fakat aynı zamanda bazı görevleri otomatikleştirerek iş kaybına da yol açabilir. Akademisyenler, yapay zeka destekli eğitmenler tarafından tamamen ikame edilemeyebilir, fakat AI, öğretimi desteklemek ve yenilikçi öğrenme deneyimleri yaratmak için kullanılabilir. Yine yapay zekanın iddiasına göre yapay zeka, akademik işgücünde yeni roller ve fırsatlar yaratabilir. Önemli olan, AI’ı sorumlu bir şekilde kullanmak ve onun potansiyel faydalarını ve risklerini dikkate almaktır. Bu “ortacı” yanıt herhangi bir vasat akademisyenin kaleminden de çıkabilir ve muhtemelen çıkmıştır da; fakat yapay zekaca anonimleştirilmiş şekilde önümüze sunulan bu yanıtın keskin olmasa da görece ikna edici ve kendinden emin tonu ve saptamaları bile tek başına problemli bir evreye girdiğimizi gösteriyor.

Yapay zekayla genişleyen prekarya

Emek pazarının hızla yapay zeka temelli işlere entegre olabilecek insan arz etmesi mümkün görünmese de gerçekten bu ihtiyacın etrafında eğitim ve koçluk temelli yeni bir endüstrinin oluşması olası; ama bu endüstrinin oluşumunun yaratacağı hype’ın öldürdüğü işlerin kapladığı alanı ikame edeceğini düşünmek ziyadesiyle iyimser bir yaklaşım olur. 

Yapay zekanın, enflasyon krizi içindeki dünyamızda “maliyetleri kısma” ve “insansızlaşma” aracı olarak kullanımının kaçınılmaz olduğu ve teknolojiyle ikame edilen insanın geleceğine dair temel gelir benzeri tartışmaların karar vericilerce neredeyse hiç yapılmadığı bu ortamda prekaryanın amansız genişlemesinin en hızlı gerçekleştiği döneme girdiğimizi söylemek mümkün.

KAYNAKLAR

—Arntz, M., Gregory, T., & Zierahn, U. (2016). The Risk of Automation for Jobs in OECD Countries: A Comparative Analysis. *OECD Social, Employment and Migration Working Papers*, No. 189, OECD Publishing, Paris. http://dx.doi.org/10.1787/5jlz9h56dvq7-en

—Brynjolfsson, E., & McAfee, A. (2014). The Second Machine Age: Work, Progress, and Prosperity in a Time of Brilliant Technologies. W. W. Norton & Company.

—Chui, M., Manyika, J., & Miremadi, M. (2016). Where machines could replace humans—and where they can’t (yet). *McKinsey Quarterly*. https://www.mckinsey.com/business-functions/mckinsey-digital/our-insights/where-machines-could-replace-humans-and-where-they-cant-yet

—Ford, M. (2015). Rise of the Robots: Technology and the Threat of a Jobless Future. Basic Books.

—Sennett, Richard. (2003). Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Karakter Üzerindeki Etkileri. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

—Sennett, Richard. (2009). Yeni Kapitalizmin Kültürü. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

—Sennet, Richard. (2008) Zanaatkâr. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 

—Standing, Guy. (2014). Prekarya: Yeni Tehlikeli Sınıf. İstanbul: İletişim Yayınları.

Paylaş

İÇİNDEKİLER

FASİKÜL 1: GİG EKONOMİSİ
Kompleks'in ilk fasikülünde gig ekonomisini derinlemesine inceliyoruz. Tarihsel süreçten kapsadığı iş kollarına; ekonomi-politiğinden işçi portelerine, güvencesiz çalışmanın yansıdığı güncel alanlara odaklanıyoruz.
BÖLÜM 1
GİG EKONOMİSİ 101
BÖLÜM 2
BUGÜNE YANSIMALARI
BÖLÜM 3
İNSANA YANSIMALARI
BÖLÜM 4
KÜLTÜRE YANSIMALARI
BÖLÜM 5
GELECEK

KOMPLEKS BÜLTENİNİ TAKİBE ALIN!​