Türkçede İletişim’den çıkan Post-Kolonyal Teori ve Kapitalizmin Hayaleti kitabıyla, Yordam’ın Socialist Register derlemelerindeki makaleleriyle tanınan Amerikalı sosyolog, New York Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Vivek Chibber, 2017’de Jacobin’in yayımladığı üç aylık düşünce dergisi Catalyst’in kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl Jacobin’in Sosyalizmin ABC’si konuşmalarına katılan Chibber, Jason Farbman’la söyleşisinde günümüzde işçi sınıfının varlığı ve toplumsal etkisi, örgütlenmenin önündeki zorluklar ve imkânlar, sendikaların sorunları, yeni toplumsal hareketler üzerine yorumlarını aktardı. Konuyu Amerikalılara anlatır gibi, en kaba hatlarıyla ele alan Chibber’in bu konuşma üzerine hazırlanan yazısının ardından Farbman’la söyleşisinden bir özete bağlanıyoruz…

Önümüzdeki soru, sosyalistlerin neden sürekli toplumun stratejik bir unsuru olarak işçi sınıfını odağına aldığıdır. Hızla sadede gelirsek, sosyalistlerin bunun için birkaç temel gerekçesi var ve bence bunlar gayet geçerli sebepler. Bunu, evvela, modern toplumda yanlış giden şeylere dair bir teşhis; ikincisi, hayatı iyileştirmek için yapmak gerekenlere dair bir öngörü olarak düşünebilirsiniz. Her ikisi de aynı yönü gösterir.

Öyleyse, teşhisle başlayalım.

Teşhis, insanların hayatta iyi kötü mutluluğu yakalamak, başkalarıyla düzgün sosyal ilişkiler kurmak için nelere ihtiyaç duyduğunu ele alır –adalet ve hakkaniyet namına saydığımız ne varsa. Başka ne tür gereksinimler söz konusu olursa olsun –toplumsal adalete ulaşmak için daha pek çok şey gerekir– hemen herkes iki şart üzerinde hemfikir olabilir. 

Birincisi, belirli bir temel, asgari, maddi varlıktır. Yeterli gıdaya erişim için sürekli kaygı duyan bir kişi, düzgün bir hayat yaşayamaz. Temel sağlık, barınma işleri için ya da yaratıcılık, sevgi, dostluk gibi daha üst seviyede ele alınan şeyler için çaba harcamalarına olanak tanıyan bazı maddi koşullara sahip değillerse insanlar doğru düzgün bir hayat yaşayamaz. Tüm bunları sürdürülebilir kılmak belli düzeyde asgari bir varlığa sahip değilseniz daha zordur, dolayısıyla öncelikle bu ürünlere ihtiyaç duyulur.

İkincisi özerkliktir, ya da tahakkümden azade olmak. Şöyle özetlenebilir: Eğer bir başkasının boyunduruğu altındaysanız, eğer bir başkası tarafından tahakküm altına alınmışsanız, bu otoritenin istismara dönüşme ihtimali her zaman mevcuttur.

Bir başkasının egemenliği altında olmak, yaşamınızı idame ettirmenizi sağlayan temel şeylerin size ait olmadığı anlamına gelir. Bunlar sizin üzerinizde egemenlik kuran kişiye aittir. Bu da aslında kendi gündeminizi belirleyemeyeceğiniz anlamına gelir, artık o gündem her neyse.

Dolayısıyla, modern toplumda insanlar bu asgari maddi varlıktan ve özerklikten yoksunsa, tahakküm altında yaşarlar. Başka ne türden gereksinimler söz konusu olursa olsun, böyle bir toplumda adaleti sağlamak çok zordur.

Dünyada çoğu insan için işte geçirilen zaman, günün uyanık oldukları büyük bir kısmını içerir. Çalışma süresi, uyanık oldukları tüm zamanın üçte ikisi ila dörtte üçü arasında bir oranı kapsar –bu da aktif yaşamlarının dörtte üçünde özerkliklerini çıkarları kendi çıkarlarına karşı olan birine teslim ederek yaşadıkları anlamına gelir.

Çatışan çıkarlar

Sosyalistler kapitalizmin insanları hem ihtiyaç duydukları maddi varlıktan hem de özerkliklerinden sistematik olarak mahrum bırakan bir toplumsal sistem olduğunu savunur. Bunun nedeni basittir: Kapitalizm kâr maksimizasyonu ilkesine göre işler –toplumdan önce kâra bakar.

Peki bu neden hem özerkliğe hem de temel maddi gereksinimlere erişime sekte vuruyor? Kapitalist toplumda insanların çoğu yaşamak için çalışmak zorundadır ve bir başkası adına çalışmak üzere işlerine giderler. Bir başkası için, yani patron için çalışırken, patronun önceliklerini belirleyen, çalıştırdığı işçiler için neyin iyi olduğu değildir. Şirketin kârını maksimize etme hedefi belirleyicidir.

Patron kâr maksimizasyonuna öncelik vermek zorundadır, aksi takdirde şirket iflas eder. Şirketin tutunabilmesinin tek yolu ekonomik faaliyetlerinden mümkün olduğunca çok para kazanmaktır, bu sayede patron bu parayla verimliliği ve diğer rekabetçi özelliklerini güçlendirebilir, böylece rakiplerinin üstesinden gelebilir.

Temel sorun budur: Rekabetin itici gücü ve zorlaması, kapitalistleri her zaman bilançonun sonuna yazılan kâr hanesini gözetmeye zorlar. Ve sonuçta bu kâr diğer herkesin zararına yazılır.

Kâr maksimizasyonunun diğer yüzü maliyetin minimizasyonudur. Bütün şirketler, kâr marjlarını mümkün olduğunca arttırabilmek için, maliyetleri sabit tutmaya ve sınırlamaya çalışmak durumundadır. Ancak maliyetin düşürülmesinin işçilerin hayatı üzerinde doğrudan bir etkisi vardır, çünkü gelir olarak edindikleri miktar, yani ücretler, işveren açısından maliyettir.

Dolayısıyla maliyetin minimizasyonu, her bir işverenin işçilerini ücretlendirirken elinden geldiğince az ödeme yapmaya çalışması anlamına gelir. Bu da işçilerin temel geçim kaynaklarının kendi ihtiyaçlarına göre değil, işverenin ne kadar ödeyebileceğine göre belirlendiği anlamına gelir. Bu bir numaralı sorundur.

İkinci sorun da şudur: İşçiler işteyken özerkliklerini işverenlerine teslim etmek zorundadırlar.

İş sözleşmesi esasen şöyle der: “İşe geleceğim ve senin için çalışacağım. Bana biraz para verirsin, ben de senin için çalıştığım süre boyunca senin otoriten altında olurum. Zamanımı nasıl geçireceğim, nerede duracağım, nereye gideceğim, kiminle konuşacağım, kaç tuvalet molası vereceğim, nereye bakacağım, ne kadar hızlı çalışacağım, tüm bunlar benim takdirime bağlı değildir. Sizin, yani işverenin takdirine bağlıdır.”

Dünyada çoğu insan için işte geçirilen zaman, günün uyanık oldukları büyük bir kısmını içerir. Çalışma süresi, uyanık oldukları tüm zamanın üçte ikisi ila dörtte üçü arasında bir oranı kapsar –bu da aktif yaşamlarının dörtte üçünde özerkliklerini çıkarları kendi çıkarlarına karşı olan birine teslim ederek yaşadıkları anlamına gelir.

İşyeri içindeki bu özerklik eksikliği, genellikle işyeri dışında da işverenlerin kontrolü altında olmakla daha da pekişir. Şirketlerin kurduğu kentlerde ya da yargıçların ve yasa koyucuların işveren tarafından satın alındığı kentlerde, siyasi otorite bile kapitalistin elindedir.

Güç kimde?

Bunun anlamı, daha adil bir sosyal düzene doğru ilerlenecekse, insanlara bunun için gereken temel koşulları ve daha fazla özerkliği nasıl sağlayacağınızı bulmanız gerektiğidir. Kapitalizmin doğuşundan bu yana yoksulların mücadelesi budur: İyi bir yaşam için ihtiyaç duyulan şeylere piyasa dışı veya en azından şarta bağlı olmadan erişim sağlamaya çalışmak.

Sorun şu ki, yoksullar ne zaman bunların daha fazla güvence altına alınmasını savunmaya, bunu talep etmeye ya da bunun için yakarmaya dursalar, işverenlerinin direnişiyle karşılaşmışlardır.

Çalıştıkları yerde daha yüksek ücret istediklerinde, işyeri üzerinde daha fazla kontrol talep ettiklerinde, yatırım kararları üzerinde daha fazla yetki istediklerinde, her seferinde işverenlerin inatçılığıyla karşılaşırlar. Bu talepleri işyeri dışında dile getirdiklerinde ise işverenlerin daha büyük sosyal gücüyle yüz yüze gelirler.

Temel sorun, kapitalizmde gücün eşit dağıtılmamasıdır. İşverenler sadece işyerinde gündemi belirlemekle kalmaz, aynı zamanda devleti kontrol etmeleri, lobicilik için daha büyük kaynaklara sahip olmaları ve politikacıları satın alma becerileri nedeniyle toplumun genelinin gündemini belirleme yetkisi ve gücü de onlardadır. Temel olarak, yatırımları kontrol ettikleri müddetçe, toplumun tüm servetini ve tüm gelirini de onlar belirler, bu nedenle herkes mutlu olup olmadığı sorusunu endişeyle karşılamak zorunda kalır.

Daha adil toplumsal düzenlemeler yaratacağını düşündüğümüz amaçlar doğrultusunda, işçilerin bir araya gelip mücadele etme konusunda sadece kapasiteleri değil, aynı zamanda çıkarları da vardır.

İşçilerin önündeki fırsat

Bu da bizi stratejik bir soruna götürüyor: Kapitalist bir toplumda halkın büyük bir çoğunluğu sosyal adalet için gerekli olan temel ürünlerden mahrum bırakılıyorsa ve bunları her talep edişlerinde kapitalist sınıfın etkisi altında bulunan siyasi otoriteler tarafından reddediliyorlarsa, böyle bir durum karşısında ne yaparsınız?

Bu da bizi teşhisten sonraki ikinci faktöre götürüyor: Gidişatın nasıl düzeltileceğine dair öngörüye.

Öngörü şunu söyler: Halkın büyük çoğunluğunun daha iyi bir yaşam şansına sahip olabilmesi için, iktidar odakları bunlardan gönüllü olarak vazgeçmeyeceğine göre, yoksulların karşı iktidarı aracılığıyla bunları onlardan almanız gerekecektir.

Bu pratik bir sorundur: Eğer iktidarı elinde bulunduran burjuva devleti ve kapitalist sınıf kendi cömertliğiyle yoksullara iyi bir yaşam için lüzum duydukları bu temel ihtiyaçları vermezse, bu iktidar bunları kapitalistlerden almak için gerekli araçları nereden bulacaktır? Bu sorunun yanıtı ancak yoksulların karşıt bir güç oluşturması yoluyla onlardan bunları almak olabilir. İşçi sınıfının stratejik ve pratik önemi burada ortaya çıkar.

İşçi sınıfı, modern toplumun kapitalist olmayan kesimindeki diğer toplumsal gruplardan farklıdır. Ne kadar yoksul ne kadar tahakküm altında ne kadar atomize olursa olsun altın yumurtlayan tavuktur. Kârın kaynağıdır, çünkü işçiler her gün işlerini yapmaya gelmedikçe ve patronlar için kâr yaratmadıkça, kâr maksimizasyonu ilkesi uygulanamaz. Bu ilke hükümsüz kalır.

Bu nedenle, eğer değerlendirebilirlerse, işçilerin elinde bir fırsat vardır: Sistemin devamını sağlayan kâr akışının manivelası onların elindedir. Kapitalistler onlar üzerinde otoriteye sahiptir, ancak onların dediğini yapmayı kabul etmezlerse, patronların eli boş kalacaktır –onlar için bir kâr söz konusu olmayacaktır.

Dolayısıyla işçilerin önemi stratejik bir nedenden kaynaklanır; iktidar odaklarını dize getirebilecek yapısal bir konumda bulunan yegâne toplumsal aktör onlardır.

Bu kapasiteye sahiptirler, ancak bu kapasiteyi kullanmakta çıkarları da söz konusudur. Gösterdiğim bütün bu engeller, daha adil bir topluma doğru ilerlemenin önündeki tüm bu kısıtlamalar, bir bütün olarak toplumda en çok işçi sınıfı tarafından hissedilir. Modern toplumun büyük çoğunluğunu onlar oluşturuyor. Aynı zamanda en yoksul kesim de onlar ve bir başkasının boyunduruğu altında her gün aşağılanmanın, yoksunluğun, özerklik kaybının, yıpratıcı çalışma temposunun, güvensizliğin ve hayatlarıyla ne yapacakları kaygısının acısını yaşayanlar da onlar.

Kapitalizm altında en çok acı çekenler onlardır ve bu nedenle daha adil toplumsal düzenlemeler yaratacağını düşündüğümüz amaçlar doğrultusunda bir araya gelip mücadele etme konusunda sadece kapasiteleri değil, aynı zamanda çıkarları da vardır.

İşçi sınıfının öneminin nedeni marjinal olmamasında yatar. Etkili siyaset yapmak istiyorsanız marjinallik sevdanızı aşmanız gerekir.

Marjlardan merkeze

Burada önemli bir çıkarım söz konusu. Bu yazıyı okuyan pek çok kişi üniversitelerde ve üniversite çevrelerinde bulunuyor, sizler de son yirmi yılda toplumsal kuram derslerine girme talihsizliğini yaşadınız.

İlericiler ve radikal sol için son yirmi beş yılda en önemli kategori çeperler, marjlar oldu: marjinallik, marjları kucaklamak, marjları savunmak, marj olmak, marjları sevmek. Eğer marjinalse, iyidir.

Marjinallikte yanlış bir şey olduğundan değil. Ama şunu anlamalı: İşçi sınıfının öneminin nedeni marjinal olmamasında yatar. Etkili siyaset yapmak istiyorsanız marjinallik sevdanızı aşmanız gerekir.

Bu, toplumsal olarak ezilen diğer grupların önemsiz görüldüğü anlamına gelmez. Tam tersine, adil bir toplum için mücadele eden herkes, her türlü ötekileştirme ve baskıyı sonuna kadar önemsemelidir.

Ancak siyasetin sadece ahlâki savunuculuktan ibaret olmadığını anlamak gerekir. Aynı zamanda, adaletsiz bir dünyada iktidar merkezlerine karşı güç kazanma pratiğiyle de ilgilidir.

İşçi sınıfını önemli kılan şey, kapitalizm içindeki merkezi toplumsal kategori ve toplumsal grup olmasından kaynaklanır (tabii ki sermayeden sonra ikinci sırada). Bu nedenle, onun peşinden gitmenin nedeni sistemdeki merkezi konumudur, marjinalliği değil.

Bu da siyasi tartışmalardaki tonun değişmesi gerektiği anlamına geliyor. Bugünlerde ne zaman bir toplantıya girsek tartışma, söz konusu grubun marjlar için mücadele edip etmediği, marjları arayıp aramadığı, marjları masaya getirip getirmediği hakkında oluyor. Eğer bu, her hor görülüşün, her adaletsizliğin ilgi alanımıza girdiğinden emin olmamız gerektiğini söylemenin şifreli bir yoluysa, bu harika bir şey.

Ancak şunu da sormak gerekir: Bu toplumda ihtiyaç duyduğumuz türden değişiklikleri getirebilecek merkezi ve kilit aktörler kimlerdir?

Sadece siyasetimizde değil, sistemi kavrayışımızda da marjlarla ilgili takıntıların ötesine geçmeliyiz. Modern toplumun çekirdeğini, özünü ve temelini düşünmeye başlamalı, bu temeller üzerinde bir güç inşa ve tesis etmeliyiz.

Şu anda sol, doğuşundan bu yana bu konuda en zayıf pozisyonunda ve marjları benimsemesinin bir nedeni de içinde bulunduğu alanın bu olması. Ancak marjinlere itilmiş olmak bunu benimsemek gerektiği anlamına gelmez.

Öngörülebilir gelecekte solun gündemi, marjinlerden çıkıp kapitalizmin sinir merkezlerine nasıl girileceğini bulmak olacaktır. Çünkü güç orada. Ve bu gücü bir araya getirip farklı amaçlar doğrultusunda kullanamadığınız sürece, birçok erdemli insanın istediği türden bir topluma kavuşamazsınız. Sosyalistler işçi sınıfına yüzlerini bu yüzden dönerler.

İÇİNDEKİLER

FASİKÜL 1: GİG EKONOMİSİ
Kompleks'in ilk fasikülünde gig ekonomisini derinlemesine inceliyoruz. Tarihsel süreçten kapsadığı iş kollarına; ekonomi-politiğinden işçi portelerine, güvencesiz çalışmanın yansıdığı güncel alanlara odaklanıyoruz.
BÖLÜM 1
GİG EKONOMİSİ 101
BÖLÜM 2
BUGÜNE YANSIMALARI
BÖLÜM 3
İNSANA YANSIMALARI
BÖLÜM 4
KÜLTÜRE YANSIMALARI
BÖLÜM 5
GELECEK
Paylaş

KOMPLEKS BÜLTENİNİ TAKİBE ALIN!​