//klog

Miyazaki’nin dönüşü

“Peki ya sen? Sen ne yaratacaksın? Dünyadan bir sürü şey alıyorsun, merak ediyorum karşılığında ne vereceksin?” diye sorar Genzaburo Yoshino, 1937 tarihli How Do You Live? – Nasıl Yaşıyorsun? isimli çocuk romanında baş karakteri Junichi Honda’ya. Herkesin Copper diye çağırdığı Junichi küçük yaşta babasını kaybetmiş, annesiyle yaşayan 15 yaşında bir oğlan çocuğudur. Kitap, Copper’ın yaşadığı dünyayı arkadaşları, çevresi ve çok sevdiği dayısının ona öğrettikleriyle anlamasını konu alır. Yoshino, içinde yaşadığımız dünyayı ve hayatı acımasızlığını saklamadan ama güzelliklerini de göz ardı etmeden hikâye eder. Ona göre, yaşarken önemli olan, insanın içinde yaşadığı topluma aldığı kadarını, hatta daha fazlasını vermeyi bilmesidir.

86 yaşını süren bu Japon Edebiyatı klasiği iki yıl önce ilk kez dünya okuruyla buluştu. Neil Gaiman’ın önsözü ve Bruno Navasky’nin yalın çevirisiyle basılan kitap o kadar beğenildi ki kısa sürede büyük bir okuyucu kitlesine ulaştı. Orijinal adı ‘Kimitachi Wa Dou Ikiru Ka’ olan kitap Gaiman’ın önsözünde belirttiği gibi hem tuhaf hem de çok bilge bir anlatı. Japonya’da her yaştan okurun çok sevdiği, okullarda ders olarak okutulan kitabın en büyük hayranlarından biri de 1941 doğumlu anime üstadı Hayao Miyazaki. Genzaburo Yoshino’nun kitabı Miyazaki için o kadar önemli ki uzun yıllardır yaşadığı emekli hayatını bir kenara bırakıp kitaptan aldığı ilhamla yeni bir film yapmak için kolları sıvadı.

‘Kimitachi Wa Dou Ikiru Ka’ uyarlaması

Aslında bu Miyazaki’nin emeklilikten ilk geri dönüşü değil. Usta, 1997 yılında Princess Mononoke’nin ardından ve 2001 yılında Spirited Away gösterime girdikten sonra artık uzun metrajlı film yapmayacağını duyurmuştu. Ancak bu sözünü tutup hikâyelerinden uzak kalamadı ve muhteşem karakterler yaratmaya devam etti. 2013 yılında The Wind Rises gösterime girdikten sonra bu sefer gerçekten emekli olduğunu açıklayarak köşesine çekildi. Bu gidiş o kadar ciddiydi ki Miyazaki’nin kendi kadar meşhur stüdyosu Studio Ghibli yapım departmanını kapattığını açıkladı. Bu yüzden 2021 sonlarında Miyazaki’nin emeklilikten bir kez daha geri geleceği söylentileri hayranları arasında büyük bir sevinç yarattı. Bu sevinç bir süre sonra yapılan resmi Studio Ghibli açıklamasıyla perçinlendi. Miyazaki’nin bir film üzerinde çalıştığı doğruydu, film Genzaburo Yoshino’nun ‘Kimitachi Wa Dou Ikiru Ka’ isimli kitabının uyarlaması olacaktı.

Bu bilgileri alan izleyiciler sabırla beklemeye başladı. Ancak o günden bugüne ne stüdyodan ne de Miyazaki cephesinden ses seda çıkmadı. Hayranları bu yeni filmden tam umudunu kesmek üzereyken de film yaz başında ‘Kimitachi Wa Dou Ikiru Ka’ ismiyle ve oldukça değişik bir afişle Japonya’da gösterime girdi. Miyazaki hayranları bu gösterimin ardından Japon izleyici ve eleştirmenlerin internete düşen görüşlerini derleyip toplayarak filmle ilgili birkaç önemli bilgiye erişti. Bunlardan en önemlisi filmin Genzaburo Yoshino’nun kitabının tam bir uyarlaması olmadığıydı. Film bambaşka bir hikâye anlatıyordu. Miyazaki kitabın hikâyesini filme almak yerine kitabı bir karakter, farklı bir katman olarak hikâyesine katmayı uygun görmüştü. Yine de kitaba bir saygı duruşu olarak kitabın ismini filmine isim olarak seçmişti.

Çocuk ve Balıkçıl

The Boy and the Heron (2023) CR: Studio Ghibli

Neyse ki bu sonbaharda filmle ilgili sis perdesi nihayet aralanıyor. Film, Ekim ayında Japonya dışındaki izleyiciyle buluşacak. Önce Toronto Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapacak ve ardından 8 Aralık’ta The Boy and The HeronÇocuk ve Balıkçıl adıyla Kuzey Amerika’da gösterime girecek. Bizde de Filmekimi programında yerini alan filmi izleyecek Miyazaki hayranları artık hikâyenin tam olarak neye benzediğini ve ustanın nasıl bir geri dönüş yaptığını öğrenebilecekler.

Ancak bakmasını bilen meraklı izleyiciler için Toronto Film Festivali’nin resmi sayfasında geçtiğimiz günlerde yerini alan 72 saniyelik kısa tanıtım filmi de hikâyeye dair çok şey anlatıyor. Chihiro’dan Totoro’ya, Ponyo’ya, Kiki’ye Prenses Mononoke’den No Face’e yüzlerce kendine özgü karakterin yaratıcısı olan Miyazaki’nin yeni baş karakteri bu sefer Mahito Maki adlı bir oğlan çocuğu. Hikâyelerinde genelde kız çocuklarını öne çıkaran Miyazaki için bu ilginç bir seçim. Baş karakterin bir oğlan çocuğu olması, filmin Miyazaki’nin çocukluk dönemine denk gelen İkinci Dünya Savaşı’nda geçmesi, Miyazaki’nin de Mahito gibi annesine çok düşkün olması ve savaş sırasında ondan ayrı kalmak zorunda olması gibi öğeler bir araya getirildiğinde bunun ustanın şimdiye kadarki en kişisel filmi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Filmin en önemli sembolü elbette dünya gösterimlerinde filme adını da veren balıkçıl kuşu. Mitolojik öğeleri filmlerinde kullanmayı seven Miyazaki için bu rastgele bir seçim değil. Zira balıkçıllar Japon mitolojisinde hava, su ve toprak elementleri arasında geçiş yapabilen şans sembolü hayvanlar. Hikâyede Miyazaki sıkıntılı günler geçiren Mahito Maki’yi dünya gerçekliğinin ötesindeki gizemlere, yaşadığından farklı bir dünyaya bu balıkçıl aracılığıyla davet ediyor. Tanıtım filminde dikkat çeken bir diğer öğe ise bu farklı dünyaya geçiş için hazır olan Mahito’nun girişinde durduğu tüneli gösteren kısa sahne.

Burada tünelin hemen tepesinde ‘Fecemi la divina potestate’ yazdığı görülüyor dikkatle bakılınca. Bu cümle Dante’nin İlahi Komedya’sından Latince bir alıntı. İlahi Komedya’nın “Cehennem” bölümünün üçüncü kantosunda yer alıyor ve ‘Kutsal güç beni yarattı’ anlamına geliyor. Dizenin içinde yer aldığı bütüne bakıldığında ise Miyazaki’nin hikâyesinin temelindeki önemli noktalar aydınlanıyor: “Buradan gidilir acılar kentine / Buradan gidilir bitmek bilmeyen acıya / Buradan gidilir yitmiş insanlar arasına / Adalet yol gösterdi ulu rabbime / kutsal güç, yüce bilgelik, ilk sevgi / yarattı beni / Benden önce her şey sonsuzdu / Sonsuza dek süreceğim ben de / İçeri girenler, dışarıda bırakın her umudu.” Bu sahnenin üzerine gelen ‘Ölüm sona erdiğinde, hayat yeni bir başlangıç bulur’ cümlesi de aydınlatıldığında kitaplarla dolu olduğu görülen tünelin neyi simgelediğini açıkça gösteriyor.

Gelelim filmin hikâyesine. Miyazaki’nin yeni hikâyesi bütün filmlerinde olduğu gibi sevgiye, kaybetmeye, çocukluğa ve büyümeye dair. Mahito Maki İkinci Dünya Savaşı sırasında annesini kaybeden ve yaşadığı yerden ayrılarak şehirdışına taşınmak zorunda kalan bir çocuk. Japon ordusu için uçaklar yapan bir aile için çalışan Mahito’nun babası teyzesi ile evleniyor. Mahito bir yandan kaybettiği annesi için acı çekerken diğer yandan yaşadığı hayatı anlamlandırabilmek için bocalıyor ve bu sarsıcı dönemde kırlarda rastladığı bir balıkçıl ona farklı bir dünyanın kapılarını açıyor. Balıkçılı izleyen Mahito büyük amcası tarafından inşa edilmiş tuhaf bir kuleye varıyor ve burada ölen annesini arayıp, üvey annesi Natsuko’yu kurtarmaya çalıştığı gerçekle hayalin birbirine karıştığı bir tür yetişkinliğe geçiş macerası yaşıyor.

Hikâyeye ve kısa tanıtımda yer alan mitolojik sembollere bakıldığında film hiç kuşkusuz bir erginlenme hikâyesi. Bütün erginlenme ritüelleri ve büyüme hikâyelerinde olduğu gibi karanlık yanları da oldukça fazla. Zaten Toronto Film Festivali filmle ilgili tanıtım yazısında The Boy and The Heron’u zaman zaman ürkütücü olabilen bir fantazmagorya (phantasmagoria) olarak nitelendiriyor. Fantazmagorya, Walter Benjamin tarafından modern insanın içinde bulunduğu durumu ve kendine yabancılaşmasını anlatmak için kullanılan bir sözcük. Eski Yunancada göz yanılsaması ya da aldatıcı görüntüler anlamına geliyor. Bütün bunlar Miyazaki’nin biraz karanlık ama muhteşem semboller taşıyan bir çocukluktan çıkış, hayatı anlama hikâyesiyle izleyicisinin karşısına çıktığını gösteriyor.

Umarız biz de çok yakında bu muhteşem hikâyeyi beyaz perde de görme şansına erişir ve hemen ardından Miyazaki’nin bir sonraki filmini beklemeye başlarız. Zira Toronto Film Festivali’nde CBC’ye açıklama yapan Studio Ghibli yöneticisi Junichi Nishioka ustanın yeni filmi üzerinde çalışmaya çoktan başladığını ve yeni filmlerin hayal olmadığını açıklayarak hayranlarını bir kez daha sevindirdi.

Neil Gaiman’ın How Do You Live?’in İngilizce baskısı için yazdığı önsözden

“Bu çok tuhaf ve çok bilge bir kitap. Keşke onu çocukken edinebilseydim, ama öyle olsaydı sanırım onu kafa karıştırıcı ve hatta aptalca bulabilirdim: savaş öncesi arkadaşlıklar ve zorbalıklarla uğraşan bir oğlan çocuğunun hikâyesiyle bölünen hayatımızı nasıl yaşadığımıza dair kitap kalınlığında bir deneme; ya da bilimsel düşünceler ve kişisel ahlaka dair denemelerle bölünen büyümek, cesaret, korkaklık, toplumsal sınıf ve kim olduğunu bulmak hakkında bir hikâye. Bazen zıt elementler içeriyormuş gibi görünen kitapları okumanın keyfi, bu zıtlıklar olmadan kitabın tamamlanamayacağını fark etmekten gelir.

How Do You Live?’in bu parlak yeni çevirisini okudum, çünkü Hayao Miyazaki yeni filmini bu kitap üzerine temellendiriyor. Bu filmi, torununa, onun geleceği için bir hediye olarak yaptığını söylüyor.

“Miyazaki tüm insanlar için film yapar ve filmleri hep sonuçlar hakkındadır. Princess Mononoke’nin İngilizce senaryosu üzerinde çalışırken, filmdeki her şeyin hareket ve eylemlerin sonucu olduğunu fark ettiğimde hayranlıkla dolmuştum: görünürde birbirleriyle bağlantısız olaylar sonunda diğer olay ve eylemlerin sonucu haline geliyordu ve filmdeki herkes yaptıklarının başkalarını etkilediğini fark etmeden kendileri için en iyi olduğuna inandıkları şeye göre hareket ediyordu.

How Do You Live?’de kahramanımız Copper ve dayısı bizim bilim, ahlak ve düşüncede rehberlerimiz oluyor. Ve bizi 1937 Japonya’sında geçen bir okul hikâyesi aracılığıyla çıkardıkları yolculukla, hayatımızı nasıl yaşadığımıza dair kendimize sormamız gereken soruların tam kalbine götürüyorlar. Burada aldatılmayı deneyimliyor ve tofu yapmayı öğreniyoruz. Korkuyu tetkik ediyoruz ve her zaman olduğumuzu düşündüğümüz kişi gibi yaşamayışımızı ve utancı öğreniyoruz, onunla nasıl baş edileceğini. Yerçekimini ve şehirleri öğreniyoruz, ve hepsinden önemlisi, bir şeyler hakkında düşünmeyi –yazar Theodore Sturgeon’un söylediği gibi bir sonraki soruyu sormayı öğreniyoruz.

“Bunun gibi kitaplar önemlidir. Bay Miyazaki bunu filmleştirdiği için çok mutluyum, bu sadece Genzaburo Yoshino bu romanı yazdıktan 84 yıl sonra İngilizce olarak onu okumama vesile olması yüzünden değil, onu okumam gerektiğini bildiğim için böyle.”

Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım’dan 

“Lila, ben ilkokul bire giderken birden hayatımda belirdi ve çok kötü yürekli bir kız olduğundan beni hemen etkiledi. O sınıfta hepimiz biraz kötüydük ama bunu sadece Oliviero öğretmen görmediğinde yapardık. Lila ise daima kötüydü. Bir seferinde kağıt havluyu parçaladı, bunları önce mürekkep şişesinin deliğine soktu, sonra kalem ucuyla yakalayıp üzerimize fırlattı. İki kez saçıma, bir kez beyaz yakama geldi bu mürekkepli kağıtlar. Öğretmen hepimizi korkutan iğneli, uzun ve sivri sesiyle kendine özgü o haykırışıyla bağırdı ve hemen tahtanın arkasına cezaya gitmesini emretti. Lila söz dinlemedi ve hatta korkmuş gibi bile görünmediği gibi mürekkebe batmış kağıtları çevresine atmayı sürdürdü.

O zamanlar tahminen kırkını yeni geçmiş bile olsa bize çok yaşlı görünen iri cüsseli Oliviero öğretmen onu tehdit ederek kürsüden inerken kim bilir neye takıldı, dengesini yitirdi ve gidip yüzünü bir sıranın sivri köşesine çarptı. Ölü gibi serildi kaldı zemine. Sonra ne oldu hatırlamıyorum, tek hatırladığım öğretmenin koyu renk bir bohça gibi yerde yatan devinimsiz bedeni ve Lila’nın onu ciddi bir ifadeyle seyredişiydi.

Aklımda bunun gibi pek çok kaza kalmış. Çocukların ve büyüklerin sıklıkla yaralandığı bir dünyada yaşıyorduk; yaralardan kan akar, iltihap toplardı; kimi zaman da ölürdü insanlar. Bayan Assunta’nın kızlarından biri çiviyle yaralanıp, tetanostan ölmüştü. Bayan Spagnuolo’nun en küçük oğlu boğmaca yüzünden can vermişti. Kuzenlerimden biri yirmi yaşındayken bir sabah, küreğiyle enkazda çalışmaya gitmiş, akşam ağzından ve kulaklarından kan gelesiye ezilerek ölmüştü. Annemin babası inşaatta çalışırken aşağı düşmüş, hayatını kaybetmişti. Bay Peluso’nun babasının bir kolu yoktu, çünkü beklenmedik biçimde tornaya kaptırmıştı. Giuseppina’nın ablası, Bay Peluso’nun karısı yirmi iki yaşındayken veremden ölmüştü. Don Achille’nin -hiç görmesem de sanki hatırlarmışım gibi hissettiğim- büyük oğlu savaşa gitmiş, iki kez ölmüştü; önce Pasifik Okyanusu’nda boğulmuş, sonra da köpekbalıklarına yem olmuştu. Melchiorre ailesinin tamamı, birbirlerine sarılmış olarak, dehşet çığlıklarıyla bombardıman altında can vermişti. Yaşlı Bayan Clorinda hava yerine gaz soluyarak gitmişti öteki dünyaya. Biz ilkokul birdeyken dördüncü sınıfa giden Giannino günün birinde el  bombası bulup ona dokunduğu için can vermişti. Avluda birlikte oynamış olabileceğimiz ya da öyle olmayıp sadece bir isim olarak kalmış olan Luigina’yı öldüren ise lekeli hummaydı.  Dünyamız böyle bir yerdi, öldürmekle ilgili kelimelerle doluydu: boğmaca, tetanos, lekeli humma, gaz, savaş, torna, enkaz, iş, bombardıman, bomba, verem, iltihap. Ömrüm boyunca bana eşlik etmiş pek çok korkuyu bu kelimelere ve o yıllara bağlıyorum.

Sıradan görünen şeyler yüzünden de ölünebilirdi. Mesela terlersen ve önceden bileklerini ıslatmadan musluktan soğuk su içersen ölebilirdin : bedenin minik, kırmızı beneklerle dolar, öksürük tutardı ve bir daha soluk alamazdın. Vişne yer de çekirdeğini tükürmezsen ölebilirdin.  Sakız çiğner de yanlışlıkla yutarsan ölebilirdin. Ama olur da şakağına bir darbe alırsan ölüm kaçınılmazdı. Şakak çok kırılgan bir noktaydı ve buna hepimiz dikkat ederdik.Bir taş gelmesi yeterliydi ve taş atmak hayatın bir parçasıydı. Okul çıkışında köylü oğlanların oluşturduğu bir çete beklerdi bizi, başlarında manav Assunta’nın oğullarından biri olan Enzo (ya da Enzuccio) olurdu ve bizi görünce taş atmaya başlarlardı. Biz kızlar onlardan daha akıllı olduğumuz için onurlarının kırıldığını düşünürlerdi. Taşlar yağmaya başlayınca hepimiz kaçışırdık ama Lila bunu yapmaz, normal adımlarıyla yürümeyi sürdürür ve hatta bazen de dururdu. Taşların izlediği yolu sezmekte çok başarılıydı ve bugün zarif diyeceğim sakin bir hareketle hepsini savuştururdu. Bir ağabeyi vardı ve ne bileyim, belki ondan öğrenmişti; benim erkek kardeşlerim küçük olduğundan öğrendiğim bir şey yoktu. Lila’nın geride kaldığını fark ettiğimde çok korksam da durur onu beklerdim.

Daha o zamandan onu terk etmemi engelleyen bir şeyler vardı. Lila’yı iyi tanımıyordum, sınıfın içinde ve dışında sürekli yarış halinde olsak da onunla tek bir kez konuşmuşluğumuz yoktu. Ama bulanık bir düşünçeyle, öteki kızlardan kaçarsam onda bana ait olan ve bir daha asla iade etmeyeceği bir şeyi terk edecekmişim gibi hissederdim.

Paylaş